Turizmde İstihdam Sorunu

Biz turizm profesyonellerinin en çok şikayet ettiği konuların başında, her yıl daha ağırlaşan istihdam sorunları gelir.

30 yılı aşkın bir süredir turizm sektöründeyim. Bu süre içerisinde bizzat tanık olduğum çeşitli nedenlerle defalarca krize giren ama her seferinde ayakta kalmayı başaran, gerçekten inatçı ve dirayetli bir camiamız olduğunu kabul etmeliyiz…

Genel anlamda turizm çalışanı dendiğinde konaklama tesislerinde, seyahat acentelerinde, havayolu ve diğer ulaşım firmalarında, turizme hizmet veren restoran, eğlence mekanı ve mağazalarda çalışan kişiler kastedilir. En yoğun istihdam konaklama alanında yapıldığı için ben de daha çok o konuda düşüncelerimi aktarıyor olacağım.

Genel anlamda turizm çalışanları, başka insanların dinlence ve eğlence ihtiyaçlarına hizmet ettikleri için en temel noktada genel çoğunluğun aksi yönde bir çalışma düzeni içindedirler. Yani, herkes tatile çıktığında onlar daha çok çalışırlar, genel kabul görmüş saat aralığında değil 24 saate yayılan bir çalışma düzenleri vardır. Hafta sonu tatili yerine haftanın herhangi bir gününde izin kullanırlar. Kapalı mekanlarda, ısıtması soğutması olan yerlerde değil açık alanda çalışma ihtimalleri çok yüksektir. Büyük oranda fiziksel efor sarf ederek çalışırlar, uzun saatler ayakta kalmak ve hareket halinde olmak gerekebilir.

Tüm bunlara bir de ülkemizin uyguladığı haftalık 45 saat/6 günlük çalışma düzenini, düşük ücret politikası ve sezonluk çalışanların yararlanamadığı işsizlik ödeneği gibi faktörleri ekleyince yazının başlığındaki “turizmde istihdam sorunu” dediğimiz durum ortaya çıkıyor.

Turizm istihdamından bahsederken 1990’lı yıllardan itibaren Antalya merkezli olarak Akdeniz ve Ege kıyıları, Pamukkale ve Kapadokya gibi cazibe merkezlerini içine alan geniş bir coğrafyada yeni iş imkanlarının ortaya çıkması ve buna paralel nüfus hareketlerini de düşünmek lazım. Örnek olarak Antalya’yı ele alırsak, 1990 yılında 1,1 milyon toplam il nüfusu ve 56,4 milyon Türkiye nüfusu söz konusuydu. 2023 yılında 2,6 milyona yükselen Antalya il nüfusu %136 artmışken, ülke nüfusu 85,2 milyona yükselmiş ve %51 oranında artmıştı. Bu artış Antalya’nın iklim avantajı, büyük şehirlere göre daha düzenli ve sakin bir yaşamın varlığı ile bağlantılıdır elbette ama asıl rolü yılda 15 milyon turist ağırlayan turizm sektörü ve destekleyici hizmet sektörlerine vermek gerekir. Yılın 6-7 ayında yoğunlaşan turizm hareketleri tüm sahil bölgelerinde bir nüfus artışına yol açmış ve bu durum giderek büyüyen sektörün ihtiyacı olan yeni iş gücü talebi için sürekli bir kaynak yaratmıştır.

90’lı yıllarda konaklama sektöründe olanlar bilir, otellerin doğal çalışanları bulunduğu bölgedeki köy ve kasabaların halkıydı. Kat hizmetlerinde çalışan temizlik görevlisi hanımların beyleri de bahçe ekibinde veya mutfakta çalışıyorlardı. Sabah servisle kasabadan otele gelir, akşam yine servisle evlerine dönerlerdi. Pek çok otelin ya hiç lojmanı yoktu yada çok kısıtlı bir imkan sunardı. Konaklama tesislerinin sayısı çoğaldıkça bölgenin yerleşik nüfusu çalışan talebini karşılamamaya başladı, bir kısım turizm çalışanları kendi işyerlerini açtılar ve büyüyen sektörde çalışan olma konumundan işveren olma konumuna geçtiler. Bu süreç haliyle iç göç hareketlerini artırdı. Özellikle yaz aylarında çalışmak için gelenlerin kısa süreli konaklayacak yer sorunu ortaya çıkmaya başladıkça oteller ve diğer işletmeler bünyelerinde giderek büyüyen ölçülerde lojman tesisleri yapmaya başladılar. Zamanla servis güzergahları uzamaya başladı, örneğin Kemer, Tekirova’daki bir otel Antalya’nın Lara Mahallesi’nden geçen servis güzergahları belirlediler. Belek’teki oteller de Antalya’nın tüm merkez mahallelerinden personel servisleri koydular.

Bahsettiğim dönüşüm turizm sektöründe çalışan insan profilinde ciddi bir değişiklik yarattı. Sezonluk çalışmaya gelenler daha genç, eğitim hayatı bitmiş ama farklı iş kollarında çalışma imkanı bulamamış kişilerden oluşmaya başladı. Anadolu’nun her köşesinden, nispeten daha dar gelirli kesimlerinden insanlar turizm iş kollarında çalışmaya başladılar. Yabancı dil bilen, prezantabl, dünyayı takip eden, yabancı kültürlere ilgi duyan, açık fikirli kişilerin çalışmasının beklendiği sektörde, giderek artan işgücü talebini karşılayabilmek için tabir yerindeyse “kamyon kasasına doldurulmuş mevsimlik tarım işçisi” şeklinde istihdamlar görülmeye başlandı.

2000’li yıllardan itibaren nerdeyse her mahalleye bir yüksek okul açmaya başlandığı için haliyle turizm alanlarında eğitim yapan meslek liseleri kadar yüksek okullar da açıldı. Ancak eğitim sistemimizin genelinde var olan sorun burada da kendini gösterdi ve teorik eğitimde bile turizm hakkında bilgi sahibi olamamış, pratik bilgileri nerdeyse yok seviyesinde binlerce genç, yıllarca kaynak ve zaman harcanan eğitimlerin sonunda sektöre yüksek umutlarla atılmaya başladılar. Bu okulların mezunları arasında sektörde kalma oranları %10’lara kadar düşmesinden de belli olduğu üzere, sektörde karşılaştıkları gerçekler gençlerin okulda büyüttükleri beklentileriyle örtüşmedi. İlk yıllarda fiziksel performans, uzun çalışma saatleri ve yorgunluk sunabilen sektörden kaçmaya başladı bu yetişmiş işgücü kaynağımız. Umudumuzu iç göçle gelenlere, sezonluk çalışan gençlere ve bir süre sonra da yabancı uyruklu çalışanlara bağladık.

Sektörün gelişimi ve istihdam hakkında bazı temel meseleleri konuştuktan sonra biraz da gerçek sorunlardan bahsedelim.

Türkiye’nin hemen her yerinde turizm faaliyetleri ilkbahar-sonbahar aylarını içine alan 7-8 aylık bir periyoda sıkışmış durumdadır. En yoğun yabancı ve yerli turist hareketlerinin görüldüğü Ege ve Akdeniz kıyılarında, Mayıs – Ekim arasında 6 aylık dönem “yüksek sezon” olarak adlandırılır ve mevsimlik çalışanların istihdam edildiği asıl turizm sezonu bu dönemdir. Verecekleri hizmetin kalitesini pek önemsemeyen oteller son ana kadar gerekli çalışanları işe almaz, bar ve restoranlar masaları iyice dolana kadar yeni garson iş başı yaptırmaz, acenteler havaalanına inen uçak sayısı artmadan rehber ve operasyon personeli çalıştırmaz… Bu durumun sonucunda da sadece 6-7 ay iş bulabilen sezonluk turizm çalışanları ne sektöre bağlılık hisseder ne de yeterli kalifikasyon seviyesine ulaşır. Diğer pek çok sorun yanında en önemli konumuz mevsimlik personel istihdamı ve bu kişilerin boşta kaldıkları sürece sigorta primi ve işsizlik maaşı gibi desteklerden yararlanamıyor olmasıdır. Turizmde faaliyet gösteren işyerlerinin tek başlarına altından kalkamayacağı bu sorunun bir devlet politikası olarak ele alınması ve sektörün gelişimi, işsizliğin önlenmesi, döviz girdisi, uluslararası imajımız gibi pek çok konu başlığı nedeniyle desteklenmesi gereklidir.

Son 30-40 yıllık süreçte giderek şehirleşen toplumumuz, üretim temelli bir yapıdan tüketim temelliye geçiş yaptı. Bu sosyolojik olgunun günümüze ve konumuza yansıması da; fazla efor sarf etmeden para, makam ve saygınlık kazanma düşüncesinin yerleşmesiyle oldu. Anne-babalarımız ve bir önceki kuşağın tutumluluk, fazlasında gözü olmamak gibi atalarından gelen özellikleri bizim kuşaklara pek aktarılamadı. Bizler hep daha fazlasını istedik ama en azından bunun için çaba gösterdik. Bizden sonraki kuşak ise daha özgürlüğüne düşkün, elindekiyle yetinmese bile fazlasını elde etmek için çaba göstermeye de pek istekli olmayan, teknolojinin içinde doğan böylece teknolojiyi öğrenen değil teknolojiye yön veren bir hal aldılar. Sosyologlar bu klasik kuşaklar tanımlamasını da yetersiz buluyor ve 2010 sonrası doğanları içeren bir de Alfa Kuşağından bahsediyorlar artık. Genel olarak kabul edilen her 15 yılda bir kuşak değişimi yaşandığıdır. Teknoloji, iletişim ve sosyal değerlerdeki değişiklikler bu kuşak geçişlerini 15 yıllık bir süreye indirmiş durumda. Dolayısıyla bizlerin turizm sektöründe çalıştırdığımız kişilerin neredeyse 1/3’ünü 2000 sonrası doğumlular oluşturuyorken, bu kuşak geçişlerinin yarattığı farklı beklenti ve algıları dikkate almamak mümkün değil.

2000 sonrası doğumluların doğal olarak daha alt görevlerde ve daha fazla fiziksel efor gerektiren işler yaptığını düşünürsek, mutsuz olan, kısa sürede işten ayrılan, amaçsız ve hedefsiz çalışan pek çok genç ile karşılaşıyoruz. Onların önceliklerini ve beklentilerini anlamak zorundayız. Aslında çok karmaşık ve zor şeyler değil beklentileri, “fark edilmek ve değer verildiğini görmek” istiyorlar. “Önlerinde fırsatlar olduğunu görmek” istiyorlar ve kendilerine “söz hakkı verilmesini” istiyorlar. Bunlar için en azından çaba gösteren yönetici ve işverenlerin, iyi eğitim almış ve kıvrak bir zekaya sahip Z kuşağı çalışanlarla başarıya ulaşması mümkün.